Bir Bak Bakalım

Projeler





Kimileri tarafından bir sanat faaliyeti, kimileri tarafından ise fikir ve düşüncelerin canlandığı imkan olarak görülen kısa filmler içerdiği zorluklarla, imkansızlıklarla akan zamana baş kaldırıyor. Ahmet Gençünal, Abdurrahman Öner ve Ulaş Güneş Kaçargil'in de görüşlerini belirttiği bu sektörde ise yapıtların kalite düzeyinde duyulan sıkıntı göze çarpıyor.


   1914 yılında Fuat Uskunay'ın çektiği "Ayestefenos'ta Bir Rus Abidesinin Yıkılışı" adlı ilk kısa metrajlı filmle başlayan Türk Sinema Tarihindeki kısa metraj tutkusu daha sonraki yıllarda devamının gelmemesi üzerine geri plana atıldı ve yıllar içinde dalgalanmalara uğrayarak günümüze kadar sürüklendi. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle birlikte dünya üzerinde nicelik olarak gelişme kaydeden bu yapımlar, nitelik anlamında sosyal yapının verdiği değer doğrultusunda bir takım değişiklikler göstermektedir. Bu değişmelerin kuşkusuz, en önemli yapı taşlarından birini ise yönetmenler oluşturmakta... Uzun metrajlı filmlere oranla daha az kısa sürede, daha az olgu ve olayı izleyiciye yansıtmakla hükümlü olan yönetmenler, bu süreç zarfında anlatmak istedikleri hakkında daha fazla titiz ve seçici olmanın zorluğu ile karşı karşıya kalmaktalar.

Nicelik Değişsede Sorunlar Değişmiyor

   Yoğun uğraş ve istek gerektiren sektörün, son 20 yıla göre gösterdiği değişim ise gözle görülür nitelikte.. Sinemaseverler tarafından ilgiyle takip edilen www.kisafilm.com adresinde kayıtlı bulunan kısa filmlerin yapıldığı tarihlere göz atıldığında ise ilk olarak bu değişim göze çarpıyor. Ülkemizin de birçok genç yönetmeninin imzasının bulunduğu verilerde 1997 yılı ve öncesine dair kayıtlı 46 kısa film yer alırken; 1998 yılından 2004 yılına kadar ki süreçte kayıtlı 410 kısa film sinemaseverlerin bilgisine sunuluyor. Endüstrileşen Dünya'da 2005 yılından itibaren büyük bir ivme kaydeden sinema sektörünü takiben kısa film sanatında da oldukça yüksek bir ilgi gözlemleniyor. 107 adet kısa filmin kayıtlı olduğu 2005 yılından 2008 yılına kadar olan 3 yıllık süreçte bu rakam 438'e yükseliyor. Özellikle üniversite öğrencileri tarafından eğitim dönemlerinde çekilen kısa filmler, içerdiği fikir ve düşünceler ile daha fazla rehabet görürken; bu sanat dalına olan ilgiyi ise gün geçtikçe arttırıyor. Elde ettiğimiz rakamlar yüzleri gülümsetse de, kısa filmler kalite bazında istenilen düzeye hala ulaşabilmiş değil. Günümüzde başarılı genç yönetmenlerimizden biri olan Abdurrahman Öner konuyla ilgili sorumu hassasiyetle yanıtlıyor:

"Türkiye’de kısa filmlere iki yönüyle bakmak gerekir. Birincisi bir kısa film çekmenin kolay zannedildiğidir. Dijital kameraların çoğalmasıyla birlikte kısa film sayısında bir patlama yaşanması normal olarak niceliği artırsa da, nitelik olarak zayıf yapımlar çıkmasına neden oldu. Elbette her isteyen kendi hikayesini anlatmalı. Ama genel olarak kısa film çekenler, kendi hikayelerine bile saygı duymadan, alelade çekimler ve açılarla kendi filmlerini katlediyorlar."

Genç yönetmen bu sözlerine 'belki buna bende dahilimdir' diye ekliyor ve devam ediyor:

"Eğer kişinin derdi sadece hikayesini anlatmaksa o zaman öykü veya hikaye yazmalı. Bence film çekmek biçim ve içerik çizgisinde dengede durmaktır. Hatta sinemayı edebiyattan bir boy ayıran görsel biçimdir. Yani planları önceden düşünülmemiş ve pişmemiş, gerekli ekip ve ekipman sağlanmamış, 'bu da böyle olsun' diye düşünen kısa filmler de gördüğünüz üzere uluslararası festivallerde beklentinin oldukça altında kalmaktadır. 'Poyraz', 'Toz', 'Yokuş' gibi bir elin parmağını geçmeyecek sayıda filmlerden öteye gidemiyoruz. Diğer bir yönü de, sektörde genel olarak kısa filme bütçe ayrılmıyor. Hatta uzun filmler bile bir kısmı bağ bahçe satılarak yapılıyor. Suçu direk yapımcılara atmak da etik olmasa gerek. Yukarıda bahsettiğim gibi, elimizi sallasak senariste, kolumuzu sallasak yönetmene çarpıyor ve bir kısa film çöplüğü haline geliyor. Derdi olmayan ve üstüne düşünülmemiş, kafa yorulmamış yüzlerce kısa film izleme sabrını gösteren yapımcılarda haklı olarak (belki de haksız olarak) bu dala para vermek istemiyorlar. 
Kısa filmlere destek veren Kültür Bakanlığının bu fonu dağıtma şekli de içler acısı. Dünyanın bireysel sinemaya döndüğü son zamanlarda, Bakanlık rüzgarın estiği yöne gidiyor ve 'Hepimiz Kardeşiz' veya 'Bakın her şeye rağmen mutluyuz' çığlıkları atan filmlere destek vermekten kendini alıkoyamıyor."

Bir başka genç yönetmen Ahmet Gençünal ise günümüzdeki bütçe sorununa değiniyor:

"Türkiye'de kısa filme ilgi, sinemaya ilgili kişilerin ve okulların Sinema TV bölümlerindeki öğrencilerin çektiği filmlerle ilerliyor. Filmlerde yüksek bütçeler yerine %90'ı gibi bir oranda çok düşük bütçeler kullanılıyor. Bugün Amerika ve Avrupa’da çok büyük ekiplerle ve bütçeleri 10 000 $'ların üstünde kısa filmler izleyebilmek mümkün. Türkiye'de kısa filme para bulmak oldukça zor. Amerika'da sadece bunu destekleyen bağımsız şirketler var. Eğer ilgi göstermeyi 'sinemacı olmayan izleyici kitleden' bekliyorsak, onların da çok ilgisini çektiğini söyleyemem. Ancak Facebook gibi sosyal ağlarda paylaşıldığı zaman izleniyor ve eğer güzelse insanlar arasında paylaşılarak ilgi görüyor."


Peki Ya Zorluklar?

   Ortaya çıktığı ilk yıllar gerek teknolojik imkansızlıklar gerekse siyasal anlaşmazlıklarla boğuşan kısa film sektörü, bu zamanlarda oldukça kısıtlayıcı etkenlere karşı ayakta durmaya çalışıyordu. Önce I. Dünya Savaşı ve ardından II. Dünya savaşı ile birlikte Dünya'nın kapitalist ve sosyalist rejimler haline ayrılması sektörü hem olumlu hem de olumsuz yönlerden etkiliyordu. Olumlu yönüne baktığımızda birtakım insanların fikir ve düşüncelerini çektiği kısa filmlerle kamuoyuyla paylaşırken; olumsuz yönünde ise sektöre uygulanan çeşitli kısıtlamalar ve baskılar dikkat çekiyor. 1900'lü yıllardan milenyum sürecine geldiğimizde ise kısa film sektörü Hollywood markasının devreye girmesiyle birlikte bambaşka bir hal almış durumda... Genellikle yegane gayenin ticari olduğu günümüzde sektör, öncelikle bu amaçtan uzak olarak 'sanat yapma' arzusunda ki genç yönetmenlere ve yapımcılara ihtiyaç duymakta. Eğitimin oldukça önem arz ettiği sektörde konuyla ilgili olarak oldukça niteliği bulunan genç yönetmen Ulaş Güneş Kaçargil'in görüşlerine başvuruyorum:

"Benim akademik ve profesyonel olarak iki alanda eğitimim var. Birincisi müzik / kompozisyon, diğeri ise Sinema Televizyon. İkisi de kısa film alanıyla yakından ilişkili eğitimler. Sinema ile tanışmam ve bu alana yönelmem film müziği yaparak başladı. Şu anda da kendi filmlerimin ve diğer yönetmenlerin filmlerinin müziklerini yapıyor ve aynı zamanda kendi filmlerimi çekiyorum. Herhangi bir sinema eğitimi almamış kişiler elbette kısa film çekebilir (ve çekiyor) ama eğitimin gerekliliği gerçeğini hiçbir şey değiştiremez. Keza, müzik alanındaki eğitimim sinema alanında kurgudaki zamanlama, tempo, hız, senkron vb. gibi dikkat edilmesi gereken unsurlarda başarı sağlamaktadır. Ve/veya sinema alanındaki eğitimim, üzerinde çalıştığım projelere çok daha disiplinli, bilinçli, yaratıcı, alternatifli vb. yaklaşmamı sağlıyor."


Şu an Los Angeles'da kısa filmlerini çekmekte olan ve eğitim dönemlerinde (özellikle 2007 ve 2008 yıllarında) öğrenci projeleri bünyesinde birçok kısa filmde kurgu, senaryo, oyuncu, kamera ve yönetmenlik gibi çeşitli görevler alan Ahmet Gençünal, bu yıllardan sonra aldığı eğitiminde katkısıyla projelerin daha da arttığından bahsederken zorluğun, yapılan işe göre değiştiğinden bahsediyor. Genç Yönetmenin Kadir Has Üniversitesinde ki ana bina asansöründe 1 saatte ve yalnızca 1 oyuncuyla çekimini gerçekleştirdiği ve "1 Metrekare Asansör" adlı kısa filminden hareketle bu tutkunun zor ve kolay yanlarıyla ilgili düşünceleri için mikrofon uzatıyorum:

"Her şeyden önemlisi aslında film çekme işi kesinlikle bir aşk hikayesi. Kesinlikle bu işi sevmeniz gerekiyor. Her işte olduğu gibi bu işte de eğer işinizi severseniz başarı zaten geliyor. Bunun dışında genel olarak kısa filmlerin zorluk ve kolaylık dereceleri tamamen filmden filme göre değişir. '1 Metrekare Asansör' filmi tek mekanda tek oyuncuyla çekilen bir film olduğundan çekimleri 4-5 saatte bitti. Greenbox (yeşil perde) kullanımı ile ona uygun ışık yapmak neredeyse çekimlerden uzun sürdü diyebilirim. Onun dışında 2010 yılında yaptığım 'Yaşanmaz' filminin çekimleri Bursa/ Mudanya’da idi ve daha kalabalık bir ekip daha yüksek bütçe ve daha uzun zamanda çekildi. O yüzden 'şu film kolay şu film zor' demek çok mümkün değil. Çünkü senaryo, oyunculuk, çekim mekanı, zaman ve hatta çalışma arkadaşlarına göre bile filmin zorluğu değişir. Ancak tüm bunların başında en başta söylediğim gibi eger bu işe gerçekten aşk besliyorsanız sizin için zor diye bir şey olmaz. Aksine setler eğlenceli ve ürettikten sonra izlediğindeki hazzı başka yerden alamadığınız özel yerlerdir bana göre."


Yeni Festivaller Yeni Keşifler
 
   Dünya'da her yıl periyodik olarak belirli tarihlerde 125 adet kısa film festivalleri düzenleniyor. Los Angeles, New York, İstanbul, Milano ve Cannes gibi sinema dünyasında prestije sahip şehirlerde tutkuyla gerçekleştirilen festivaller izleyiciler tarafından yoğun ilgi görüyor. Ülkemizin de her yıl 14 kısa film festivali ile katkı da bulunduğu, bu kısa film şölenine ise yönetmenler internet üzerinden online olarak veya bireysel başvuru yaparak yapıtlarını festival ziyaretçileriyle buluşturma imkanı buluyor. Yapıtlarıyla çeşitli festivallerde çeşitli ödüller alan Ahmet Gençünal, festivaller için genç yönetmenlerin önemine değiniyor:

"Genel olarak festival filmleri kapsamında izlediğimiz kadarıyla daha yenilikçi olmaya çalışan yönetmenleri festivallerde görüyoruz. Ödül alan kısa filmlere baktığınızda mutlaka yenilikçi bir yönleri bulunmakta. Tabii ki post modern bir dönemde yenilikçi olmak çok zor ancak kendine yeni tarz yaratan ve yarattığı konsepti, temayı tüm filme yedirebilmiş yetenekli insanlar finalist olma hakkını elde ediyor. Bu yönetmenler kesinlikle çok önemlidir, çünkü gerçek anlamda bir Türk Sinemasından bahsetmek şu dönemde pekte mümkün değil. Bu yüzden bu adamlar yeni bir ekol yaratabilir ve sinemayı da daha ileriye taşıyabilir. Onları ödüllü film diye izleyen yeni yetişen sinemacılar onlardan feyz alabilir ve daha yenilikçi projelerle daha iyi filmler çıkarabilirler. Bu bağlamda bakıldığında festivaller genç yönetmenler için bir fırsat değeri taşırken aynı şekilde genç yönetmenler ise sinema için büyük bir önem arz etmektedir."

Festivaller, her ne kadar yönetmenler için bir fırsat niteliği taşısa da nitelik yönünden gelişme kaydedemeyen bir takım festivaller ise ilerisi için ciddi tedirginlikler oluşturuyor. 16. Altın Koza Uluslararası Film Festivali ve 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivalleri'nde belgesel dallarında finalist olma başarısını gösteren Abdurrahman Öner, günümüzde kısa film sayısında olan artışın, kısa film festivallerinde de görüldüğünden bahsederken birtakım festivallerin yönetmenlere aşıladığı rehavete dikkat çekiyor:

"Kısa film sayısında nasıl bir patlama varsa, aynı patlama aynı zamanda kısa film festivallerinde de var. Ancak buna rağmen elle tutulur bir avuç festivalimiz var. Dolayısıyla diğer festivallere film gönderenler, öyle ya da böyle herhangi bir festivalde ödül veya mansiyon alıyorlar. Bence bu ödüllerin yararından çok zararı oluyor. Sebebi ise, ödül alan kişiler yapılan büyük hataları görmeden rehavete kapılıyorlar ve hemen bir sonraki projeye atlıyorlar. Ön hazırlık ve plan dökümü de hak getire. Yapılan filmlerin kalitesi bence ciddi festivallerde ölçülmeli ve kişi kendisinden daha iyi yapılan işleri buralarda görerek daha çok kafa yormalı."

Gürkan Dural
Erciyes Üniversitesi
İletişim Fakültesi / Gazetecilik